MÜŞAVİR - Blogcu



MÜŞAVİR


mali yaklaşım

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

YIL : 1988 MONA ROZA...YIL 1996: MONA ROZA...YIL 2009 : YİNE YEN

Tarih: 13:14 on 15/8/2009
                                                        MONA ROZA
   
Mona Roza, siyah güller, ak güller Akşamları gelir incir kuşları
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak Konar bahçenin incirlerine
Kanadı kırık kuş merhamet ister Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ah, senin yüzünden kana batacak Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Mona Roza siyah güller, ak güller Akşamları gelir incir kuşları
   
Ulur aya karşı kirli çakallar Ki ben Mona Roza bulurum seni
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa İncir kuşlarının bakışlarında
Mona Roza, bugün bende bir hal var Hayatla doldurur bu boş yelkeni
Yağmur iğri iğri düşer toprağa O masum bakışlar su kenarında
Ulur aya karşı kirli çakallar Ki ben Mona Roza bulurum seni
   
Açma pencereni perdeleri çek Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Mona Roza seni görmemeliyim Henüz dinlemedin benden türküler
Bir bakışın ölmem için yetecek Benim aşkım sığmaz öyle her saza
Anla Mona Roza, ben bir deliyim En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Açma pencereni perdeleri çek... Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
   
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi Artık inan bana muhacir kızı
Bende çıkar güneş aydınlığa Dinle ve kabul et itirafımı
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Seni hatırlatıyor her zaman bana Alev alev sardı her tarafımı
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi Artık inan bana muhacir kızı
   
Zambaklar en ıssız yerlerde açar Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar Bir gün gözlerimin ta içine bak
Işıksız ruhumu sallar da durur Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Zambaklar en ıssız yerlerde açar Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
   
Ellerin ellerin ve parmakların Altın bilezikler o kokulu ten
Bir nar çiçeğini eziyor gibi Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Ellerinden belli oluyor bir kadın Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Denizin dibinde geziyor gibi Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Ellerin ellerin ve parmakların Altın bilezikler o kokulu ten
   
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Mona Roza siyah güller, ak güller
Saat onikidir söndü lambalar Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Uyu da turnalar girsin rüyana Kanadı kırık kuş merhamet ister
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Mona Roza siyah güller, ak güller
   
                                                     SEZAİ KARAKOÇ
Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

AH MİNEL AŞK... YADA AŞK ÜZERİNE...

Tarih: 10:15 on 13/8/2009
































Elde var aşk ...

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.

Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.

Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.

 Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.

 Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.

 Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”

Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.

Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.

Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.

Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.

Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.

“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…

Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.

O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.

Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?

Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.

Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.

Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.

Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.
Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.

İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma.
Fakat hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:

“Elde var aşk”

 

 (Mustafa  İSLAMOĞLU)


................................................................/.........................................................................

 

...Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir topraklan altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır.
Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasma hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat.
Aşk, Mecnun'dan Leyla'ya bir feryat, Mansur'dan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur...

iskender PALA

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

YAĞMUR

Tarih: 13:13 on 2/6/2009






YAĞMUR



Vareden’in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğuna arılar nadan düştü

Dolaşan ben olsaydım Save’nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva’da esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali

Hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahımın, efganımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Nurullah Genç

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

SAKARYA TÜRKÜSÜ (NECİP FAZIL KISAKÜREK)

Tarih: 15:48 on 25/5/2009

                                               (26 Mayıs 1904-25 Mayıs 1983)

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih,yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

(1949)
 

Necip Fazıl Kısakürek

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

SESSİZ GEMİ

Tarih: 15:32 on 18/11/2007

 

SESSİZ GEMİ

Artık demir alma günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
                                                        YAHYA KEMAL BEYATLI
Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

SANA,BANA,VATANIMA,MEMLEKETİMİN İNSANLARINA DAİR

Tarih: 15:53 on 14/11/2007

 

Sana, Bana, Vatanıma, Memleketimin İnsanlarına Dair

``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

 

Erdem Beyazit

 

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

"İNSAN KARŞISINDAKİNDEN NELER BEKLER?"

Tarih: 19:56 on 8/7/2007

İnsan Karşısındakinden Neler Bekler?

                                                                              (MEHTAP KAYAOĞLU)

Genç arkadaşlardan gelen maillere bakınca böyle bir konuya değinmenin yararlı olacağını düşündüm.

Yeni yetişen nesil çok acıdır ki toplumsal kural ve kaideleri yeterince içine sindirememiş olarak büyüyor. Eskiden “ayıp” vardı sevgili okurlar. ve bence “ayıp” iyi bir şeydi. Çünkü bizim hal, hareket, davranış ve tavırlarınızı “öteki”ne göre ayarlamamızı sağlayan, bizi birbirimize karşı “saygılı” davranmaya yönelten bir süreçti.

Şimdilerde pek kalmadı. Eskilerin deyimiyle “ayıp”lar ortadan kalkınca, yine eskilerin deyimiyle “adap-ı muaşeret” diye bilinen ve hepimizin “görgü kuralları” diye adlandırdığımız, ortak yaşam kuralları da sanki yok olup gitmeye başladı hayatımızdan.

şimdi bir “dobra dobra”lıktır almış başına gidiyor. Eskiden olduğu gibi nazik davranmayı unuttuk ve artık kimse “lafını çekmiyor(!)”… herkesin aklındaki ağzında…

Oysa ki… oysa ki beynimizde bazı süzgeçler vardır. İnsanın aklına geleni ağzından çıkarmaması gerektiğini bilerek büyümesi gerekir. Atasözlerimiz unutuldu, yaşam zorlaşmaya başladı gibi geliyor bana. Özümüze dönersek, kendi toplumsal bilinçaltımıza doğru gidersek, orada sosyal yaşamı kolaylaştıran, birinin diğerini zorlamadığı, yıpratmadığı keyifli bilgilerle karşılaşabiliriz.

Hatırlar mısınız bilmem… köşesinde oturan pamuk gibi yaşlı anneanneler olurdu. Çocuklar veya etraftaki gençler birbirlerini incitici sözler söylediğinde “Boğaz kırk boğumdur oğlum… hiii… ayıp… öyle her aklına gelen söylenmez yavrucum… bak üzdün ablanı…” diyerek tatlı tatlı engel olurlardı yeni yetişen nesillere. Ve onlara “bir sözü söylemeden önce, iki kez düşün” sistemini yerleştirirlerdi.

Eskiden, çok eskiden, bilim adamı veya insanlara tıbbı olarak yardımcı olmaya çalışan hocaların sinir hastası veya ruhsal olarak hasta olan kişileri nasıl ayırt ettiklerini okumuştum birkaç yıl önce bilimsel bir makalede. Size de söyleyeyim…

O dönemde öğrencilerine hasta insanı tanımlarken hocaları derlermiş ki: “Bak… şu insan hasta…(hatta o dönemin tabiriyle ‘deli’ diye tabir ederlermiş)

Öğrenciler merakla sorarlarmış: “Hocam! Nerden anladınız?”

Cevap kısa ve net: “Baksanıza! Aklına geleni anında söylüyor. Beynindeki süzgeci kullanmıyor. Aklına geleni, hiçbir süzgeçten geçirmiyor, doğrudan karşısındakinin yüzüne her sözü söyleyebiliyor.”

Bu bilgiden yola çıkarsak; günümüz şartlarında sağlıklı insan sayısının ne kadar da azaldığını görmemek mümkün değil sevgili okurlar.


Günümüzün değişen yaşam koşulları herkesi “dobra dobra” yaptı. Gerçi birileri uzaydan gelip de o şartları değiştirmedi. Hepsini biz insanlar yaptık. Hatta sanki çok iyi bir şeymiş gibi bu kavram üzerine televizyon programları bile yapılmaya başlandı. Kim kime ne demiş, kim kimi nerede nasıl kandırmış/aldatmış… her şey ama her şey yerlerde. Ve genç arkadaşlarımız maalesef görgü kurallarından uzak durumda.

Gençlerden gelen ve “İnsanlara nasıl davranacağımı bilmiyorum. İnsanlar benden ne bekliyor bilmiyorum.” Veya “İnsanlardan ne bekleyeceğimi bilmiyorum.” Şeklinde yaşanan karmaşaların tümü, aslına bakarsanız “görgü kuralları”nın ihmal edilmesinden kaynaklanıyor.

Biz uzmanlar, yaptığımız psikolojik destek çalışmalarında, sizlere iletişim odaklı yardımlar yaparız. Evlilik terapileri, bireysel destek çalışmaları gibi aklınıza gelebilecek her türlü sorunun ardında, iletişim çatışmaları yatar. Ve bizler sizin iletişiminizin önündeki engellerin tümünü kaldırmaya çalıştığımızda… ve sizler de edindiğiniz iletişim odaklı bilgileri hayatınıza uyguladıkça, yaşamınızı bir yerden daha kaliteli başka bir noktaya taşıdığınızı görürsünüz. İletişim kuralları diye anlatmaya çalıştığımız bilgilerin tamamı da neredeyse “Görgü Kuralları” diye bildiğiniz yaşam ilkelerinin ta kendisidir.

Aile içi çatışmalar… arkadaş anlaşmazlıkları… iş ve meslek sıkıntıları… karı-koca kavgaları….vs. gibi sorunların tamamı “Karşınızdaki sizden ne bekler? Siz ondan ne beklemelisiniz?” gibi temel bir zemine oturtularak çözümlenir.

Dilerseniz günlük pratiğiniz açısından sizin için hızlıca sıralayayım insan karşısındakinden ne bekler..?

Öncelikle insanlar birbirinden saygı ve sevgi bekler. Ama bu saygı ve sevgi laf olsun şeklinde olmamalı. Gerçek bir saygıdan, gerçek bir sevgiden bahsediyorum. Hayata indirgenmiş olan, kelimelerden sıyrılıp yaşamın içine sindirilmiş olan sevgiden ve saygıdan… “Sana saygı duyuyorum ama… sen falanca(!) adamın tekisin…” şeklinde saygı olmaz. Saygı zaten “o hakaret içeren ifadeyi kullanmamaktır” sevgili okurlar. dedikodu programlarında olduğu gibi “Falanca kişi benim dostumdur. İşini iyi yapar. Kendisine çok saygı duyarım ama, eşini de böyle böyle aldattı… insanları böyle kandırdı… şöyle sahtekarlık yaptı…. Severim kendisini ama böyle de olmaz ki canım…” gibi sözleri söyleyip, sonra da ne kadar da saygılı bir insan olduğumuzdan ve ilişkimizin saygı zemininde yaşandığını iddia etmekten daha aptalca bir şey olamaz. Ne kendimizi kandırabiliriz bu gibi durumlarda ne de başkalarını.

İnsanlar sizin onları eleştirmenizden hiç hoşlanmaz. O nedenle bütün iyi niyetinize rağmen onları kesinlikle eleştirmeyin. Psikolojinin ana kurallarından birisidir: “Karşınızdakinin talep etmediği yorum, saldırganlıktır.” İnsanlar herhangi bir konuda sizin fikrinizi sormamışsa, durduk yere kendi fikrinizi söylemeyin. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, karşınızdakinin talep etmediği sözleri söylemeniz, o kişiye saldırganca davranıyormuşsunuz gibi bir etki yapar. Kısaca, karşınızdaki sizden, -aklınıza estikçe- onu eleştirmemenizi ister.

İnsanlar oldukları gibi kabul edilmek isterler. O nedenle karşınızdaki insanları değiştirmeye çalışmayın. Birisiyle aranızın bozulmasını istiyorsanız, onu değiştirmeye çalışın. Göreceksiniz… en kısa zamanda aranız bozulacaktır… ayrıca planlar yapmanıza gerek bile kalmaz.

Karşınızdaki insanlara seçim hakkı tanıyın. “Hayatta tek doğru var, o da benim söylediklerim.” Şeklindeki tutumlar, kişiler arası ilişkiyi olumsuz etkiler. Karşınızdaki insanların, kişisel seçimleri olduğunu unutmayın. Zorlamalar, kendi düşüncelerinizi zoraki kabul ettirmeye çalışmak gibi tavırlar, insanların sizden isteyeceği en son davranış şeklidir.

İnsanlar, karşısındaki kişiler tarafından utandırılmamak isterler. O nedenle ne yaparsanız yapın ama karşınızdaki insanları asla utandırmayın. Ayıplarını, hatalarını yüzlerine vurmayın.

Karşınızdaki insanlar sizden güzel sözler, övgü ve onay beklerler. Tamam çok abartılı değil ama hoş sözler, güzel ifadelerle konuştuğunuzda ilişkinizin ne kadar güzel olacağını göreceksiniz. Aklıma ne geldi bunu yazarken! Türk Edebiyatında öyle güzel örnekler var ki. Örneğin günümüzde “Nerelisiniz? Memleket neresi?” diye sorarız değil mi? Sami Paşazade Sezai’nin eserlerinin birisinde aynı sorunun sorulma biçimi “Şerefli doğum yeriniz, hangi güzellikler memleketidir?” şeklindeydi. Bir cümle içinde birkaç yere iltifat etmek zor değil aslında. Zamanında yapıyormuşuz, neden şimdi de yapmayalım?

Karşımızdaki insanlar normal şartlarda bize yardım etmek isterler. Onlara, bize yardım etme fırsatını verebilmeliyiz. Her işimizi kendimiz yapacağız diye bir kaide yok. Günümüzde moda oldu. Kimse kimseye yardım etmiyor; çünkü kimse kendisine yardım ettirmiyor. Dizi filmlerden hayatımıza giren yanlış bir alışkanlık bu! Birinin başı dertte, sıkıntı içinde. Arkadaşları soruyor “Senin için ne yapabilirim?” diye. Zorlukların ortasında çırpınıyor filmin kahramanı; ama kesinlikle kimseden yardım kabul etmiyor. Kişiler arası ilişkilerde, karşısındakine yardım etmek herkesi mutlu eder. Ve insanlara bu mutluluğu yaşamaları için fırsat vermek gerekir.

İnsanlar sizden doğru söylemenizi bekler. İkili ilişkilerde veya arkadaşlık ilişkilerinizde “Nasılsa anlamaz” diye gerçek olmayan bilgiler vermeyin. Nasılsa söylediğiniz sözlerin doğru olmadığı ortaya çıkacaktır. İlişkinizdeki güvenin ve samimiyetin korunması, verilen bilgilerdeki içtenlik ve doğruluktan geçiyor. Psikolojideki temel ilkelerden birisidir: Herkes her şeyi bilir… siz söyleseniz de söylemeseniz de karşınızdaki insanlar bir şeylerin ters gittiğini anlarlar. O nedenle ya söylemeyin ya da doğru söyleyin. Eksik/noksan bilgi, karşınızdaki insanların kendilerini aptal yerine kondukları duygusunu oluşturur. Bu da ilişkinize zarar verir.

Ve son hatırlatma… iyi bir dinleyici olun. Dinlemeyi bilmek ikili ilişkilerde ve toplumsal yaşamınızda en önemli malzemenizdir. Dinlemeyen, dinlemesini bilmeyen, dinlemeye tahammülü olmayan insanlar, iletişim özürlü olmaya mahkumdur. Karşınızdaki kişiye vereceğiniz cevabı düşünürken, kendisine söylenen sözleri bir türlü duyamayan ve dinlemeyen öyle çok insan var ki… iletişimin önündeki en önemli engel dinlememektir sevgili okurlar… dinleyen kulak, bakan göz olabilmektir yaşama sanatı…

Minik bir ilaveyle bitireyim yazıyı. Giyiminize ve dış görüntünüze de özen gösterin. Karşınızdaki insanlar sizden özenli, derli toplu olmanızı ister. Üstü başı dağılmış, dayak yemiş hallerde görmek istemez. Temizlik, bakımlı olmak her zaman önemlidir.

Karşınızdaki sizden ne bekler? Merak ediyor musunuz…?

dinleyin yeter…! Onları dinleyin… dinlemeyi biliyorsanız anlamanız zor olmayacaktır…Sevgiyle kalın

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

"ÖLÜNÜN ODASI" VE ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK

Tarih: 13:51 on 14/5/2007

 

 

ÖLÜNÜN ODASI

 

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi;
Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi...

Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarsafla örtülü.

Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir ân kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir ân;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm…

(Necip Fazıl KISAKÜREK)

 

"… gözünüzü kapatıp, râbıta-i mevt yapacaksınız. Ne demek râbıta-i mevt yapması dervişin?.. Yâni, ölümü düşünecek, ölümden sonrasını düşünecek, ahireti düşünecek... Buna rabıta-i mevt yapmak deniliyor, tefekkür-i mevt deniliyor..

--Nasıl düşüneceğiz? Nasıl olur bunu düşünmek?..

Gözünüzü kapatın, kendinizi yatakta yatıyormuş gibi düşünün!.. İhtiyar, halsiz, son nefesinizi vermek üzere, ölmek üzere, ölüm döşeğinde bekliyorsunuz... Derken, Azrâil AS geliyor, görünüyor size... Göğsünüze çöküyor, canınızı almağa başlıyor... --Allah imanla göçmeyi nasib etsin...-- Allah yardım ediyor. İmdâd-ı ilâhîsi erişip, "Eşhedü en lâ ilâhe illlallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" diyorsunuz... Ruhunuzu o zaman alıyor; imanla ahirete göçüyorsunuz. Sizin ahiretteki, cennetteki yerlerinizi, köşklerinizi gösteriyor size... Getiriyor, başucunuza bırakıyor ruhunuzu...

Geride kalanlar ağlamakta... Hazırlıklar yapıyorlar; elbiselerinizi soyuyorlar, sizi yıkıyorlar... Kefenliyorlar, tabuta koyuyorlar... Camiye getiriyorlar, namazınız kılınıyor... Cemaat eller üstünde kabristana götürüyorlar... Kabre koyuyorlar, toprağı üstünüze yığıyorlar... Onlar gidiyorlar; siz kara toprağın altında kalıyorsunuz.

Münker ve Nekir geliyor, soruyorlar:

"--Rabbin kim?.. Peygamberin kim?.. Dinin ne?.. Kitabın ne?.. Kıblen neresi?.."

Onlara ancak mü'min kullar cevap verecek. Siz de mü'min kul olarak diyorsunuz ki:

"--Rabbim Allah Celle Celâlühû... Peygamberim Muhammed Mustafa SAS... Dinim İslâm... Kitabım Kur'an-ı Azîmüşşân... Kıblem Kâ'be-i Müşerrefe... Elhamdü lillâh ben müslüman kulum, mü'min kulum!.." diye cevap veriyorsunuz.

Melekler seviniyorlar, tebrik ediyorlar. "Yerin sana mübarek olsun!" deyip gidiyorlar... Kabrin genişliyor, genişliyor, bir hoş güzel hâle bürünüyor. Cennet bahçelerinden bir bahçe gibi oluyor... Bir pencere açılıyor; cennetteki makamını sabah akşam arz ediyorlar. Görüyorsun, seviniyorsun, için neşe doluyor... Ahiretteki evliyâullah büyüklerimiz geliyor. Onların ellerini öpüyorsun. Onlarla berâber ruhlar aleminde, o mâneviyat aleminde Rabbimizin zikriyle, zikr ü tesbih ile vakit geçiriyorsun.

Derken, dünyanın sonu geliyor, kıyamet kopuyor... O sahneler, korkunç sahneler... İnsanlar kabirden kalkıyor, mahşer yerinde toplanıyorlar... Ellibin yıl beklemek var... Terler içinde, telâş içinde, korkular içinde çırpınmak var... Mahşer gününün o telâşlarına Allah düşürmesin...

Sonra, Mahkeme-i Kübrâ'yı, hesâbı, mizanı, cenneti, cehennemi, sıratı düşünürsünüz... İyilerin böyle hesabı iyi çıkıp da, cennete uçarak, koşarak gittiklerini, nasıl sevindiklerini, nasıl bahtiyar olduklarını; nasıl ebedî nîmetlere mazhar olup, şâd olduklarını gözünüzün önüne getirirsiniz.

Cehennemliklerin fecî halini düşünürsünüz. Nasıl itile kakıla ateşlerin içine atıldıklarını, nasıl cayır cayır çıra gibi yandıklarını, nasıl feryâd ü figan ettiklerini, nasıl çok pişman olduklarını; ama, pişmanlıklarının fayda vermediğini düşünürsünüz.

Kendi nefsinize dersiniz ki: "Ey nefsim bak!.. Bunlar ayet ve hadislerle bize bildirilmiş ki, ahiret var, cennet var, cehennem var, sırat var, mîzan var... Haktır ve gerçektir. Ahirette pişman olmanın faydası yoktur. Hayatının kıymetini bil!.. Bu hayatta iken, ölmeden evvel cenneti kazanmağa gayrete gel; çalış çabala, fedâkâr ol biraz!.. Cehenneme düşmemek için, haramlardan, günahlardan kendini korumağa dikkat et ey nefsim!" diye, nefsinize nasihat edin, iyi insan olmağa azmedin!..

İnsan böyle ölümü düşündü mü, kalbi nurlanır, kalbinin pası silinir, cilâlanır. Kalbi cilâlı bir ayna gibi olunca da, mânevî hakîkatleri seyretmesi, orda müşâhede etmesi, Allah'ın cemâlini müşâhede etmesi mümkün olur. Nefsi ıslah olur. Zamanının kıymetini bilir, ömrünü boşa geçirmemiş olur. Vaktinde tevbe etmiş olur. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gittiği zaman memnun olacak bir duruma başlamış olur. Onun için, bu ölümü düşünmek bir vazife ve sevap... Bunu yapın!..” …

(Mahmut Es’ad COŞAN  Rh.A)

 

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

ANNE

Tarih: 16:01 on 13/5/2007

 

BEDİRHAN GÖKÇE'den

 

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder."
demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde
soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu.
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde:
Şuram acıyor işte, şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.

Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Ben de ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi?
Düştüm, dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.

Bugün ben de saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"Kızım, iş..." dedi.
Ben de bana ne dedim, ağladım.
"Kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.

Herkesin çorapları bembeyaz,
benimkiler gri gibi.
Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır
katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uffff, babam, her gün domates
peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye,
börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını
bilmez anne.

Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor?
İzin verme anne,
Ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor bi de
bunun için ağlıyorum anne.
Bak, kavanoz yanımda,
toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne?
Her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp
başucuma koydum.

Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum
anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan
bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama
bana ne kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi,
nasıl anlatacağım anne.

Senin adın geçince sol yanım
acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince
Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim anne, çooook...

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

BALKON (ŞİİR)

Tarih: 15:18 on 13/5/2007

 

BALKON


Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde

İçimde ve evlerde balkon
Bir tabut kadar yer tutar
Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen
Şezlongunuza uzanın ölü

Gelecek zamanlarda
Ölüleri balkonlara gömecekler
İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da

Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarları

SEZAİ  KARAKOÇ

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı



<- | Sonraki Sayfa ->
a href=http://hitcounter-1.com/u/davutuyanik/>
Free Hit Counter