Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
...Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir topraklan altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır. Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasma hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat. Aşk, Mecnun'dan Leyla'ya bir feryat, Mansur'dan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur...
Vareden’in adıyla insanlığa inen Nur Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat En müstesna doğuşa hamiledir kainat
Yıllardır boz bulanık suları yudumladım Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir an düştü Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak
Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe Her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü
Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin
Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra’dan Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri Paramparça, ateşler şahının hayalleri
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım O mücella çehreni izleseydim ebedi Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Dolaşan ben olsaydım Save’nin damarında Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin Ebedi aşka giden esrarlı yollarında Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü On asırlık ocağın savururdum külünü
Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Badiye yaylasında koklasaydım izini Kefenimi biçseydi Ebva’da esen rüzgar Seninle yıkasaydım acılar dehlizini Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi Hakların temeline sanki bir volkan düştü
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri Ahuların içinde sevdan akkor gibidir Erdemin, bereketin doldurur haneleri Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir Şemsiyesi altında yürürsün bulutların Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir Yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından
Madeni arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur Sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır Sesini duymayanlar girdabında boğulur Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin Saatlerin ardında hep kendimi aradım Bir melal zincirine takıldı parmaklarım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde Sümeyra’yı arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin Mekanın fırçasında solmayan resim senin
Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü İniltiler geliyor doğudan ve batıdan Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü
Islaklığı sanadır ahımın, efganımın İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın Nazarın ok misali karanlıkları deler Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
Nefesinle yeniden çizilecek desenler Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler Anneler çocuklara hep seni içirecek Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü Zedelendi sağduyu; körleşen iz’an düştü Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih,yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..
Sana, Bana, Vatanıma, Memleketimin İnsanlarına Dair
``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’ Öyle değildi bu türkü bilirim Bir de içime -Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen- Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen Haberler bilirim mektuplar bilirim.
İçimde kaynayan bir mahşer var Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde Ya da çamaşır sererken bahçelerinde Birden alıverirler kara haberini Okul dönüşü bir trafik kazasında Can veren oğullarının.
Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde Örneğin Hint Okyanusu gibi derin İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice akşamlar bilirim ki Karanlığını Bir millet hastanesinde Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda Başını kalorifer borularına gömmüş Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden Haber sormaya korkan Genç kızların yüreğinden almıştır.
Bir de baharlar bilirim Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği Anadolu bozkırlarında İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen Cesur otobüs pencerelerinden Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.
Yazlar bilirim memleketime özgü Yiğit köy delikanlılarının İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan Diğeri kan ter içinde yayla yollarında Mavzerinin demirini alnına dayamış Yüreği susuzluktan bunalan İçinden mahpushane çeşmeleri akan Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp Apansız silahına davranan Nice delikanlıların figüranlık yaptığı Yazlar bilirim memleketime özgü
Güzler bilirim ülkeme dair Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha Kalbim gibi Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri Titreyen kenar mahalle çocukları Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.
Kadınlar bilirim ülkeme ait Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak Göğüsleri Çukurova gibi münbit Dağ gibi otururlar evlerinde Limanlar gemileri nasıl beklerse Öyle beklerler erkeklerini Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
İsyan şiirleri bilirim sonra Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden Harfler harp düzeni almıştır mısralarında Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.
Müslüman yürekler bilirim daha Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet Eller bilirim haşin hoyrat mert Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır Her kırışığı sorulacak bir hesabı Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.
Bütün bunların üstüne Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli Adın kurtuluştur ama söylememeliyim Can kuşum, umudum, canım sevgilim.
Genç arkadaşlardan gelen maillere bakınca böyle bir konuya değinmenin yararlı olacağını düşündüm.
Yeni yetişen nesil çok acıdır ki toplumsal kural ve kaideleri yeterince içine sindirememiş olarak büyüyor. Eskiden “ayıp” vardı sevgili okurlar. ve bence “ayıp” iyi bir şeydi. Çünkü bizim hal, hareket, davranış ve tavırlarınızı “öteki”ne göre ayarlamamızı sağlayan, bizi birbirimize karşı “saygılı” davranmaya yönelten bir süreçti.
Şimdilerde pek kalmadı. Eskilerin deyimiyle “ayıp”lar ortadan kalkınca, yine eskilerin deyimiyle “adap-ı muaşeret” diye bilinen ve hepimizin “görgü kuralları” diye adlandırdığımız, ortak yaşam kuralları da sanki yok olup gitmeye başladı hayatımızdan.
…şimdi bir “dobra dobra”lıktır almış başına gidiyor. Eskiden olduğu gibi nazik davranmayı unuttuk ve artık kimse “lafını çekmiyor(!)”… herkesin aklındaki ağzında…
Oysa ki… oysa ki beynimizde bazı süzgeçler vardır. İnsanın aklına geleni ağzından çıkarmaması gerektiğini bilerek büyümesi gerekir. Atasözlerimiz unutuldu, yaşam zorlaşmaya başladı gibi geliyor bana. Özümüze dönersek, kendi toplumsal bilinçaltımıza doğru gidersek, orada sosyal yaşamı kolaylaştıran, birinin diğerini zorlamadığı, yıpratmadığı keyifli bilgilerle karşılaşabiliriz.
Hatırlar mısınız bilmem… köşesinde oturan pamuk gibi yaşlı anneanneler olurdu. Çocuklar veya etraftaki gençler birbirlerini incitici sözler söylediğinde “Boğaz kırk boğumdur oğlum… hiii… ayıp… öyle her aklına gelen söylenmez yavrucum… bak üzdün ablanı…” diyerek tatlı tatlı engel olurlardı yeni yetişen nesillere. Ve onlara “bir sözü söylemeden önce, iki kez düşün” sistemini yerleştirirlerdi.
Eskiden, çok eskiden, bilim adamı veya insanlara tıbbı olarak yardımcı olmaya çalışan hocaların sinir hastası veya ruhsal olarak hasta olan kişileri nasıl ayırt ettiklerini okumuştum birkaç yıl önce bilimsel bir makalede. Size de söyleyeyim…
O dönemde öğrencilerine hasta insanı tanımlarken hocaları derlermiş ki: “Bak… şu insan hasta…(hatta o dönemin tabiriyle ‘deli’ diye tabir ederlermiş)
Öğrenciler merakla sorarlarmış: “Hocam! Nerden anladınız?”
Cevap kısa ve net: “Baksanıza! Aklına geleni anında söylüyor. Beynindeki süzgeci kullanmıyor. Aklına geleni, hiçbir süzgeçten geçirmiyor, doğrudan karşısındakinin yüzüne her sözü söyleyebiliyor.”
Bu bilgiden yola çıkarsak; günümüz şartlarında sağlıklı insan sayısının ne kadar da azaldığını görmemek mümkün değil sevgili okurlar.
…
Günümüzün değişen yaşam koşulları herkesi “dobra dobra” yaptı. Gerçi birileri uzaydan gelip de o şartları değiştirmedi. Hepsini biz insanlar yaptık. Hatta sanki çok iyi bir şeymiş gibi bu kavram üzerine televizyon programları bile yapılmaya başlandı. Kim kime ne demiş, kim kimi nerede nasıl kandırmış/aldatmış… her şey ama her şey yerlerde. Ve genç arkadaşlarımız maalesef görgü kurallarından uzak durumda.
Gençlerden gelen ve “İnsanlara nasıl davranacağımı bilmiyorum. İnsanlar benden ne bekliyor bilmiyorum.” Veya “İnsanlardan ne bekleyeceğimi bilmiyorum.” Şeklinde yaşanan karmaşaların tümü, aslına bakarsanız “görgü kuralları”nın ihmal edilmesinden kaynaklanıyor.
Biz uzmanlar, yaptığımız psikolojik destek çalışmalarında, sizlere iletişim odaklı yardımlar yaparız. Evlilik terapileri, bireysel destek çalışmaları gibi aklınıza gelebilecek her türlü sorunun ardında, iletişim çatışmaları yatar. Ve bizler sizin iletişiminizin önündeki engellerin tümünü kaldırmaya çalıştığımızda… ve sizler de edindiğiniz iletişim odaklı bilgileri hayatınıza uyguladıkça, yaşamınızı bir yerden daha kaliteli başka bir noktaya taşıdığınızı görürsünüz. İletişim kuralları diye anlatmaya çalıştığımız bilgilerin tamamı da neredeyse “Görgü Kuralları” diye bildiğiniz yaşam ilkelerinin ta kendisidir.
Aile içi çatışmalar… arkadaş anlaşmazlıkları… iş ve meslek sıkıntıları… karı-koca kavgaları….vs. gibi sorunların tamamı “Karşınızdaki sizden ne bekler? Siz ondan ne beklemelisiniz?” gibi temel bir zemine oturtularak çözümlenir.…
Dilerseniz günlük pratiğiniz açısından sizin için hızlıca sıralayayım insan karşısındakinden ne bekler..?
Öncelikle insanlar birbirinden saygı ve sevgi bekler. Ama bu saygı ve sevgi laf olsun şeklinde olmamalı. Gerçek bir saygıdan, gerçek bir sevgiden bahsediyorum. Hayata indirgenmiş olan, kelimelerden sıyrılıp yaşamın içine sindirilmiş olan sevgiden ve saygıdan… “Sana saygı duyuyorum ama… sen falanca(!) adamın tekisin…” şeklinde saygı olmaz. Saygı zaten “o hakaret içeren ifadeyi kullanmamaktır” sevgili okurlar. dedikodu programlarında olduğu gibi “Falanca kişi benim dostumdur. İşini iyi yapar. Kendisine çok saygı duyarım ama, eşini de böyle böyle aldattı… insanları böyle kandırdı… şöyle sahtekarlık yaptı…. Severim kendisini ama böyle de olmaz ki canım…” gibi sözleri söyleyip, sonra da ne kadar da saygılı bir insan olduğumuzdan ve ilişkimizin saygı zemininde yaşandığını iddia etmekten daha aptalca bir şey olamaz. Ne kendimizi kandırabiliriz bu gibi durumlarda ne de başkalarını.
İnsanlar sizin onları eleştirmenizden hiç hoşlanmaz. O nedenle bütün iyi niyetinize rağmen onları kesinlikle eleştirmeyin. Psikolojinin ana kurallarından birisidir: “Karşınızdakinin talep etmediği yorum, saldırganlıktır.” İnsanlar herhangi bir konuda sizin fikrinizi sormamışsa, durduk yere kendi fikrinizi söylemeyin. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, karşınızdakinin talep etmediği sözleri söylemeniz, o kişiye saldırganca davranıyormuşsunuz gibi bir etki yapar. Kısaca, karşınızdaki sizden, -aklınıza estikçe- onu eleştirmemenizi ister.
İnsanlar oldukları gibi kabul edilmek isterler. O nedenle karşınızdaki insanları değiştirmeye çalışmayın. Birisiyle aranızın bozulmasını istiyorsanız, onu değiştirmeye çalışın. Göreceksiniz… en kısa zamanda aranız bozulacaktır… ayrıca planlar yapmanıza gerek bile kalmaz.
Karşınızdaki insanlara seçim hakkı tanıyın. “Hayatta tek doğru var, o da benim söylediklerim.” Şeklindeki tutumlar, kişiler arası ilişkiyi olumsuz etkiler. Karşınızdaki insanların, kişisel seçimleri olduğunu unutmayın. Zorlamalar, kendi düşüncelerinizi zoraki kabul ettirmeye çalışmak gibi tavırlar, insanların sizden isteyeceği en son davranış şeklidir.
İnsanlar, karşısındaki kişiler tarafından utandırılmamak isterler. O nedenle ne yaparsanız yapın ama karşınızdaki insanları asla utandırmayın. Ayıplarını, hatalarını yüzlerine vurmayın.
Karşınızdaki insanlar sizden güzel sözler, övgü ve onay beklerler. Tamam çok abartılı değil ama hoş sözler, güzel ifadelerle konuştuğunuzda ilişkinizin ne kadar güzel olacağını göreceksiniz. Aklıma ne geldi bunu yazarken! Türk Edebiyatında öyle güzel örnekler var ki. Örneğin günümüzde “Nerelisiniz? Memleket neresi?” diye sorarız değil mi? Sami Paşazade Sezai’nin eserlerinin birisinde aynı sorunun sorulma biçimi “Şerefli doğum yeriniz, hangi güzellikler memleketidir?” şeklindeydi. Bir cümle içinde birkaç yere iltifat etmek zor değil aslında. Zamanında yapıyormuşuz, neden şimdi de yapmayalım?
Karşımızdaki insanlar normal şartlarda bize yardım etmek isterler. Onlara, bize yardım etme fırsatını verebilmeliyiz. Her işimizi kendimiz yapacağız diye bir kaide yok. Günümüzde moda oldu. Kimse kimseye yardım etmiyor; çünkü kimse kendisine yardım ettirmiyor. Dizi filmlerden hayatımıza giren yanlış bir alışkanlık bu! Birinin başı dertte, sıkıntı içinde. Arkadaşları soruyor “Senin için ne yapabilirim?” diye. Zorlukların ortasında çırpınıyor filmin kahramanı; ama kesinlikle kimseden yardım kabul etmiyor. Kişiler arası ilişkilerde, karşısındakine yardım etmek herkesi mutlu eder. Ve insanlara bu mutluluğu yaşamaları için fırsat vermek gerekir.
İnsanlar sizden doğru söylemenizi bekler. İkili ilişkilerde veya arkadaşlık ilişkilerinizde “Nasılsa anlamaz” diye gerçek olmayan bilgiler vermeyin. Nasılsa söylediğiniz sözlerin doğru olmadığı ortaya çıkacaktır. İlişkinizdeki güvenin ve samimiyetin korunması, verilen bilgilerdeki içtenlik ve doğruluktan geçiyor. Psikolojideki temel ilkelerden birisidir: Herkes her şeyi bilir… siz söyleseniz de söylemeseniz de karşınızdaki insanlar bir şeylerin ters gittiğini anlarlar. O nedenle ya söylemeyin ya da doğru söyleyin. Eksik/noksan bilgi, karşınızdaki insanların kendilerini aptal yerine kondukları duygusunu oluşturur. Bu da ilişkinize zarar verir.
Ve son hatırlatma… iyi bir dinleyici olun. Dinlemeyi bilmek ikili ilişkilerde ve toplumsal yaşamınızda en önemli malzemenizdir. Dinlemeyen, dinlemesini bilmeyen, dinlemeye tahammülü olmayan insanlar, iletişim özürlü olmaya mahkumdur. Karşınızdaki kişiye vereceğiniz cevabı düşünürken, kendisine söylenen sözleri bir türlü duyamayan ve dinlemeyen öyle çok insan var ki… iletişimin önündeki en önemli engel dinlememektir sevgili okurlar… dinleyen kulak, bakan göz olabilmektir yaşama sanatı…
Minik bir ilaveyle bitireyim yazıyı. Giyiminize ve dış görüntünüze de özen gösterin. Karşınızdaki insanlar sizden özenli, derli toplu olmanızı ister. Üstü başı dağılmış, dayak yemiş hallerde görmek istemez. Temizlik, bakımlı olmak her zaman önemlidir.
Karşınızdaki sizden ne bekler? Merak ediyor musunuz…?
…dinleyin yeter…! Onları dinleyin… dinlemeyi biliyorsanız anlamanız zor olmayacaktır…Sevgiyle kalın
Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş; Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi; Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi...
Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü; Üstü, boynuna kadar bir çarsafla örtülü.
Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi; Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana; Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var; Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir ân kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir ân; Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm; Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm…
(Necip Fazıl KISAKÜREK)
"… gözünüzü kapatıp, râbıta-i mevt yapacaksınız. Ne demek râbıta-i mevt yapması dervişin?.. Yâni, ölümü düşünecek, ölümden sonrasını düşünecek, ahireti düşünecek... Buna rabıta-i mevt yapmak deniliyor, tefekkür-i mevt deniliyor..
--Nasıl düşüneceğiz? Nasıl olur bunu düşünmek?..
Gözünüzü kapatın, kendinizi yatakta yatıyormuş gibi düşünün!.. İhtiyar, halsiz, son nefesinizi vermek üzere, ölmek üzere, ölüm döşeğinde bekliyorsunuz... Derken, Azrâil AS geliyor, görünüyor size... Göğsünüze çöküyor, canınızı almağa başlıyor... --Allah imanla göçmeyi nasib etsin...-- Allah yardım ediyor. İmdâd-ı ilâhîsi erişip, "Eşhedü en lâ ilâhe illlallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" diyorsunuz... Ruhunuzu o zaman alıyor; imanla ahirete göçüyorsunuz. Sizin ahiretteki, cennetteki yerlerinizi, köşklerinizi gösteriyor size... Getiriyor, başucunuza bırakıyor ruhunuzu...
Geride kalanlar ağlamakta... Hazırlıklar yapıyorlar; elbiselerinizi soyuyorlar, sizi yıkıyorlar... Kefenliyorlar, tabuta koyuyorlar... Camiye getiriyorlar, namazınız kılınıyor... Cemaat eller üstünde kabristana götürüyorlar... Kabre koyuyorlar, toprağı üstünüze yığıyorlar... Onlar gidiyorlar; siz kara toprağın altında kalıyorsunuz.
Münker ve Nekir geliyor, soruyorlar:
"--Rabbin kim?.. Peygamberin kim?.. Dinin ne?.. Kitabın ne?.. Kıblen neresi?.."
Onlara ancak mü'min kullar cevap verecek. Siz de mü'min kul olarak diyorsunuz ki:
"--Rabbim Allah Celle Celâlühû... Peygamberim Muhammed Mustafa SAS... Dinim İslâm... Kitabım Kur'an-ı Azîmüşşân... Kıblem Kâ'be-i Müşerrefe... Elhamdü lillâh ben müslüman kulum, mü'min kulum!.." diye cevap veriyorsunuz.
Melekler seviniyorlar, tebrik ediyorlar. "Yerin sana mübarek olsun!" deyip gidiyorlar... Kabrin genişliyor, genişliyor, bir hoş güzel hâle bürünüyor. Cennet bahçelerinden bir bahçe gibi oluyor... Bir pencere açılıyor; cennetteki makamını sabah akşam arz ediyorlar. Görüyorsun, seviniyorsun, için neşe doluyor... Ahiretteki evliyâullah büyüklerimiz geliyor. Onların ellerini öpüyorsun. Onlarla berâber ruhlar aleminde, o mâneviyat aleminde Rabbimizin zikriyle, zikr ü tesbih ile vakit geçiriyorsun.
Derken, dünyanın sonu geliyor, kıyamet kopuyor... O sahneler, korkunç sahneler... İnsanlar kabirden kalkıyor, mahşer yerinde toplanıyorlar... Ellibin yıl beklemek var... Terler içinde, telâş içinde, korkular içinde çırpınmak var... Mahşer gününün o telâşlarına Allah düşürmesin...
Sonra, Mahkeme-i Kübrâ'yı, hesâbı, mizanı, cenneti, cehennemi, sıratı düşünürsünüz... İyilerin böyle hesabı iyi çıkıp da, cennete uçarak, koşarak gittiklerini, nasıl sevindiklerini, nasıl bahtiyar olduklarını; nasıl ebedî nîmetlere mazhar olup, şâd olduklarını gözünüzün önüne getirirsiniz.
Cehennemliklerin fecî halini düşünürsünüz. Nasıl itile kakıla ateşlerin içine atıldıklarını, nasıl cayır cayır çıra gibi yandıklarını, nasıl feryâd ü figan ettiklerini, nasıl çok pişman olduklarını; ama, pişmanlıklarının fayda vermediğini düşünürsünüz.
Kendi nefsinize dersiniz ki: "Ey nefsim bak!.. Bunlar ayet ve hadislerle bize bildirilmiş ki, ahiret var, cennet var, cehennem var, sırat var, mîzan var... Haktır ve gerçektir. Ahirette pişman olmanın faydası yoktur. Hayatının kıymetini bil!.. Bu hayatta iken, ölmeden evvel cenneti kazanmağa gayrete gel; çalış çabala, fedâkâr ol biraz!.. Cehenneme düşmemek için, haramlardan, günahlardan kendini korumağa dikkat et ey nefsim!" diye, nefsinize nasihat edin, iyi insan olmağa azmedin!..
İnsan böyle ölümü düşündü mü, kalbi nurlanır, kalbinin pası silinir, cilâlanır. Kalbi cilâlı bir ayna gibi olunca da, mânevî hakîkatleri seyretmesi, orda müşâhede etmesi, Allah'ın cemâlini müşâhede etmesi mümkün olur. Nefsi ıslah olur. Zamanının kıymetini bilir, ömrünü boşa geçirmemiş olur. Vaktinde tevbe etmiş olur. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gittiği zaman memnun olacak bir duruma başlamış olur. Onun için, bu ölümü düşünmek bir vazife ve sevap... Bunu yapın!..” …
Merhaba anne, Yine ben geldim. Merak etme okuldan çıktım da geldim. Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder." demişti de onun için söylüyorum. Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu. Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi Ağrıyan yanımın neresi olduğunu. Şimdi iyi biliyorum anne. Hani geçen geldiğimde: Şuram acıyor işte, şuram demiştim de Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte, Sol yanım çok acıyor anne. Hem de her gün acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü. Elinden tutup okula getirdi. Yakası da danteldi. Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi. Ben de ağladım, Ağladım hiç de utanmadım. Öğretmen ne oldu dedi? Düştüm, dizim çok acıyor dedim. Yalan söyledim anne. Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün ben de saçım örülsün istedim. Babam ördü ama onunki gibi olmadı. Dantel yaka istedim. Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi. Bari okula sen götür dedim. "Kızım, iş..." dedi. Ben de bana ne dedim, ağladım. "Kızım, ekmek" dedi babam. Sustum ama okula giderken yine ağladım anne. Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi. Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi. Babam hepsini birlikte yıkıyor. Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne? Uffff, babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme. Üzülmesin diye söylemiyorum ama Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor. Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne. Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi. Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum. Kim bozuyor toprağını, Çiçeklerini kim koparıyor? İzin verme anne, Ne olur toprağına el sürdürme! Eve gidince aklıma geliyor bi de bunun için ağlıyorum anne. Bak, kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım. Biliyor musun anne? Her gelişimde aldığım topraklarını Şu kavanozda biriktirdim. Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum. Kimseye söyleme ama anne Bazen de konuşuyorum onunla. Ne yapayım seni çok özlüyorum anne. Ha unutmadan, Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi. Ben babama yazdıracağım. Öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım acıyor anne. Hiç bir şey yutamıyorum. Bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne. Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp. Mutlaka gel anne, Sen rüyama gelmeyince Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. Sol yanım acıyor anne. İşte tam şurası, Sol yanım çok acıyor anne. Seni çok özledim anne, çooook...
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon Ölümün cesur körfezidir evlerde Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların Anneler anneler elleri balkonların demirinde
İçimde ve evlerde balkon Bir tabut kadar yer tutar Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen Şezlongunuza uzanın ölü
Gelecek zamanlarda Ölüleri balkonlara gömecekler İnsan rahat etmeyecek Öldükten sonra da
Bana sormayın böyle nereye Koşa koşa gidiyorum Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarları